SAKİNÊ 

 Yalnız bir kadındı Sakinê. Yalnız ve yaşlı. Yüzü, gözlerinden yanaklarına doğru açılmış derin yarıklarla doluydu. Alnı, çenesi, elleri yaşlı bir ağaç kabuğunu andıracak denli morlu allı çizgiler ve kabarıklarla kaplıydı. Ama tenin bu amansız yaşlılığına karşın gözlerinde insanı hayrete düşüren bir çocuksuluk vardı. Hatta iyice sertelmiş tenine rağmen konuşurken, sık sık yüz kaslarına, yanaklarına ve ağzının kıvrımına yansıyan mutluluk ve uçarılık ifadeleri şaşırtıcı derecede canlıydı. 

 Kurulduğu kanepenin köşesinden sık sık söze karışıyor, yarım yamalak duyduğu cümleleri geniş anılarla zengin muhayyilesinde tamamlıyor, bazısı komik, sık sık insanda acıma hissi uyandıran bu tamamlama girişimleri gelinler ve torunların yüzlerinde sıkıcı ifadelere yol açıyordu. 80’lerinin sonundaki bu kadının burnun kanadından, sağına doğru yayılan, altı damar damar morlaşmış değirmi bir leke vardı. 

 Yanağa tam yayılmadığı için soldan bakılınca çok net olmayan bu morartıya bir anlam veremedim. Eskiden beri tanıdığım, bu çocuk kalmış yaşlı kadının yüzünde böyle bir leke yoktu. Rahmetli eşi 13 yıl evvel vefat etmişti. O günden beri her şeyden uzak bu köydeki toprak damda tek başına yaşıyordu. 

 Söz arasında, sık sık yüzündeki işlemeli beyaz yaşmakla örtmeye çalıştığı, ancak burun deliğinden yanağa doğru hafifçe yayıldığı için başaramadığı bu değirmi morluğa dikkatle baktığımı gören, köyün muhtarı da olan torunu Hüsameddin, belki biraz mahcubiyet, biraz yanlış anlaşılma endişesi ile bir açıklama getirmek istedi. Genç yaşına rağmen ağzında neredeyse düzgün diş olmayan Hüsameddin, sürekli kaçamak, yarım ve sık sık anlamsız seslerle kesilen cümleleri, muradının tersine odadaki ben dahil birkaç misafirdeki haklı merakı daha da depreştirdi. 

 Sonunda Sakinê girdi söze:

‘Her hal bu morluğu merak edersiziniz.’ 

 Biraz muzipçe güldü, daldı biraz, sonra eteğini kanepeden sarkıttığı bacağıyla birlikte altına topladı, mühim şeyler söyleyecekmiş gibi ciddileşti bir an, sonra yine güldü muzipçe. 

 ‘Birkaç gün evvel bir rüya gördüm’ dedi. 

 Rüyasında rahmetli ağabeyi Mahmud’un kendisine oldukça sinirli ve endişeli şekilde göründüğünü, iki parmağını neredeyse gözlerine sokacak denli yaklaştırarak: ‘sadece 3 gün kaldı’ diye bağırdığını söyledi. Bembeyaz giysiler içinde imiş Mahmud ağabeyi ama ellerinde anlam veremediği evraklar varmış ve habire onları sallayarak bağırıyormuş. 

 Laf arasında yine muzip bir kahkaha atarak: ‘gerçi rahmetli sağken de böyleydi. Olur olmaz her şeye bağırırdı, her mevzudan bir maraza çıkarırdı. Ben niye bu kadar şaşırdım esas o acayip.’

 İyice meraklandık. Torunlar ve gelinler konuya vakıf olduklarından kıs kıs güldüler ama kimse Sakinê’nin sözünü de kesmedi. 

 ‘Sabah namazına daha çok var. Kan ter içinde uyandım. Şehadet getirdim. Euzubesmele çektim, Felak ve Nas okuyup sağa sola üfledim ama nafile, içime bir titremedir girdi. Sanki kemiklerime kadar titriyorum, kalbim sıkışıyor, anlam veremediğim bir korku bütün bedenimi, ruhumu ele geçiriyor, al kadını basmış gibi. Neyse bir iki sesledim duyan da olmadı, naçar kalktım, musluktan bir bardak su içtim, abdest alıp iki rekât namaz kıldım, öyle biraz sakinledim. İşte sabah çocuklar kalkınca onların demesiyle fark ettim, aha bu tarafım, ağızdan yanağa doğru mosmor olmuş. Mübarek Mahmud, sağken de böyleydi, olur olmuş her şeye kızar, etrafı dağıtır, sinirini üzerimizde sakinler, sonra da ahan da şuraya, ocağın kenarına zıbarırdı.’ 

 Kahvaltıdan sonra hemen Mella Abdulkerim’e gitmiş, yüzünü gözünü de saklayarak olan biteni anlatmış, ‘Mella ben ölecek miyim nedir’ diye sual etmiş, ‘kitaba bak hele bu ne rüyadır bana anlat’ diye ısrar etmiş. Mella da ne desin tabi, ‘ölüm herkesin başında, Allah’ın emri ama kimse ne zaman öleceğini bilemez Sakinê’ diyerek biraz teskin edip eve yollamış. 

 Sonra muhtar söze girdi yeniden, yine ağzının içinde bir şeyler geveledi ama eşi Kubar Hanım sözü aldı ve mevzuya açıklık getirdi. 

 Merhum Mahmud ağabeyi, vefatından bir süre önce kendi ve Sakinê adına bir yaşlılık maaşı için başvurmuş. Kısa süre sonra da vefat etmiş ve konu unutulup gitmiş. Bu rüyadan bir hafta sonra da Hüsameddin ilçeye gittiğinde kendisine bu maaşların bağlanması için gerekli evrakların temin edilmesi gerektiği söylenmiş. 

 Gelin son cümleden sonra bir kahkaha koyverdi. Bütün oda, küçük büyük herkesi bir kahkahadır tuttu. En çok Sakinê gülüyordu. Sanki bir zafer kazanmış gibi, Mahmud’a karşı, devlete karşı ve ölüme karşı zafer. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder