SAKİNÊ
Mustafa Ekici
SAKİNÊ
Oruç: Sarsıcı Bir Yüzleşme
Oruç bir bilinçtir, yetimi okşayan eldir oruç, fukarayla seni eşitleyen bir sihir, insanla göz hizasına geldiğin kibirde sert bir irtifa kaybıdır. Dünyada inleyen, acı çeken her insan tekine dokunma ayrıcalığıdır oruç. Bırak seni tepelesin oruç, bırak ayak altı eylesin biraz.
Mustafa Ekici
Kibirli modernler dine biraz tepeden bakmayı severler; insanlığın tarihini böler, sınıflar, ilkelden moderne doğru lineer bir çizgiye dizerler olan biteni. Kendi tezlerine dayanak diye de insanlık aleminin biraz periferisinde kalmış bir iki üryan kabile, birkaç kemik ve kalıntı üzerinden devasa anlatılar inşa ederler. Bu asık suratlı, mekanik, kalpsiz ve sıkıcı tezler, güçlünün, egemenin, sömürgenin haksızlığına meşruiyet getirdiği için de katlarında onanır, onların fonladığı hormonlu ve besleme bilim çevrelerinde çabucak taraftarlar bulur, medyanın ve iktidarın yarattığı zorunlu meşruiyet zemininde hızla kitlelere yedirilir ve insanlar biraz bıyık altından gülerek bu cilalı, kalpsiz tezlerin mutlak gerçekler olarak buyurulmasını izler.
Tanrı hükmü
Ama Tanrı hükmünü icra etmeye devam eder. Tanrı hükmü böyle kalpsiz, oyuna dışarıdan dayatılan tezlere aldırmaz. Güneş doğar, baharı yaz takip eder, sümbül solar ve kuş uçarken cemre düşer suya, toprağa. Tanrı hükmü insanın yapıp ettiklerine aldırmaz. Taraf tutmaz tanrı hükmü, kin gütmez. Tanrı hükmü zalime de engel çıkarmaz, adile de. Sadece bütün bunlar olsun, süreğen bir biçimde deveran etsin diye yaşam, durmaksızın icra eder hükmünü. Burada işleyen, eyleyen, olana bitene değer yükleyen, tanımlayan insandır çünkü. Zulmeden insandır, âşık olan, kötülüğe karşı bir dağ gibi dikilen insandır, ağlayan ve sevinen, iyi olan ve hadsizce kötü olan insandır. Çünkü ona, evet sadece ona ‘isimler’ öğretilmiştir.
Kierkegaard ‘Tanrı’ya karşı daima kabahatli olduğumuzu’ söyler. İnanmak der cesurca bir yüzleşmedir bu kabahat hali ile. İnanmakla, inanmakla yani acı ile insan bu kabahat halinin, bu haksız olma durumunun yarattığı kibir ve dik başlılık ile başa çıkabilir ancak. Tıpkı Marx’ın din veya inanmayı kalpsiz dünyanın kalbi ve mazlumun sığınağı diye tanımlaması gibi. Evet, dünya insani anlamda bir kalpten yoksun yaratılmıştır. Çünkü ona bir kalp armağan edecek olan insandır. Evet, dünyanın bir vicdanı yoktur çünkü ona vicdan olacak olan sadece ve sadece insandır. İnsana verilenlere karşılık ortaya konanlara bakınca evet ikrar etmek gerekir ki insan gerçekten Tanrı’ya karşı kabahatlidir, haksızdır: ‘İnsanoğlu nankördür.’
Tanrı ile temas yeteneği, Tanrı ile karşılaşma kabiliyeti bütün evrende sadece insana bahşedilmiştir. İnsandır Tanrı’ya tanım biçen, mahiyet tanımlayan… Tanrı’ya bir yüz biçme cüreti sadece insanda var. Bir anlamda Tanrı insana kendi hakkında muhteşem ve neredeyse sınırsız bir kurgu yeteneği ve imkânı vermiştir. Din, kanun vs. adına bu cüret ve yetenek kısıtlanmaya kalkışılsa da insanın içinde esip gürleyen fırtınanın karşısında bir hükmü yoktur bunların. Olan bitenin faili ve şahidi sadece insan ve Tanrı’dır. İnsan ile Tanrı arasında olan biten şeye esasen evrende dahil olabilecek de yoktur.
İnsan adedince Tanrı tanımı
Tanrı tekdir el hak. Lakin insan adedince Tanrı tanımı, veçhi vardır dense yeridir. Bir anlamda insan neyin yoksunu ise Tanrı’da onu aramış, onu tanımlamıştır. Nerdeyse bütün insan nesli kendinde görmediği, göremediği, güç yetiremediği ama olmasını arzu ettiği ne varsa Tanrısını onu temel alarak tanımlaya girişmiştir. Az çok insan neslinin peşi sıra koştuğu Tanrısı, insanın korkularının tedavisi gibidir. Ama güçsüzlerin Tanrısı oldu hep, güçlülerin değil. Adalet arayanların, eşitlik arayanların, aş ekmek muhtacı olanların tanrısı oldu hep, içtenlikle inandıkları, adını anarak hınçla yumruklarını sıktıkları, tiranların, zalimlerin Tanrısı değil. Yalnızların Tanrısı oldu hep, içten içe yanan aşıkların, kalabalık sevgilere, abartılı övgülere, hayranlıklara gark halde, iki santim gururları ile esriklerin değil. Korkanların, emin olmayanların Tanrısı oldu hep, kafaları kesin inançlarla dolu burnu büyüklerin değil. Arayanların Tanrısı oldu hep, inadına anlam arayanların, ermişlerin, bulmuşların, mutmainlerin değil. Gerçekçi olmak gerekirse tanrıya atfettikleri her şey aslında ulaşmak için yanıp tutuştukları şey oldu. Aşk isteyen bir umut tanrıya yöneldi, adalet arayan, güç arayan, aş ekmek arayan. Daha abuk şeyler de aradılar Tanrı’da, hiç sahip olmadıkları onur mesela, içlerinde zerresi olmayan sevgi… Kurumuş gözyaşları ile çizik çizik yanaklarını ovarak anlam aradılar mesela, bir son umudu aradılar Tanrı’da.
Günün sonunda mahiyet olarak iki tür Tanrı anlayışı kalır orta yerde; birincisi insanın sınırlı tahayyül ve tasarım kabiliyetinin kurguladığı, bir anlamda yarattığı totem Tanrı, ikincisi insanı yaratan, kavranması ve kapsanması insan ufkunu aşan ve mutlak anlamda tek olan Tanrı. Birincilerden ses seda yoktur insanın canhıraş feryadına, umarsız kurgulardan, insanın kuruntularından ibarettir onlar. Ama Allah, neredeyse bütün varlığı ile insana dikkat kesilmiş, çağları aşan bir hasretle bekler gibidir; ‘Sen yürü ben koşarım sana doğru’ der. İnsana kuruntuların peşinde ömür çürütmek yaraşmaz, kurguların kulu kölesi olmak alçalmaktan başka bir yere çekmez insanı, nitekim iki yön tayin edilmiştir, ‘yüceler yücesi, aşağının en aşağısı.’
‘Zannın üzereyim’
Ama bu kadar arayışa, emeğe, din ve Tanrı adına kurulan onca muazzam yapıya, katedrale, camiye, sinagog ve adını buraya saymaya ömür yetmez kuruma, kurala, adete, ibadet ve duaya rağmen insan yine de Tanrı’ya karşı haksızdır. Hatta nankördür insan Tanrı’ya karşı. Ama bu haksız olma durumu öte yandan Tanrı’nın insana en büyük armağanı, Tanrı’nın insanoğluna bahşettiği onca şeyin, var olma imkanının, sayıp dökmesi ömre sığmaz nimetinin yanında, Andromeda galaksisindeki Yaratılış Sütunları gibidir, devasadır, akıl erdirilemeyecek boyuttadır. Çünkü bu haksız olma durumudur insana birazcık acı tattıracak olan, insanı iyi olmaya doğru hareket ettirecek olan bu haksız olma durumudur, insanın vicdan ve adalet üzre ısrarını canlı tutacak tek gerçek değerdir bu haksız olma durumu. Evet insan Tanrı’ya karşı hep haksızdır. Tanrı bunu buyururken insanı aşağılamıyor, suçlamıyor, tersine bir durum betimliyor, yüceltiyor insanı, muhatap olma, temas imkânı tanıyor, hem de ne imkân, kendisini tanımlama imkânı tanıyor insana, ‘Zannın üzereyim’ diyor.
Ama Tanrı ile insan arasında olan biten şey gerçekten mahrem, gerçekten sarsıcı bir iştir, olmalıdır. Din elbette bir yanı ile sosyal bir kurum, insanın bir arada yaşama serüveninin olmazsa olmaz temel kurumlarından. Elbette bir yanı ile sosyolojik ve siyasete tekabül eden de bir yönü var dinin. Bireyin ahlaki ve ruhi gelişim ve olgunluğu için değerli bir süreçtir din. Tanrı’ya akıl içinde kalarak, toplumsalı örselemeden varabilmenin makul bir yoludur ama Tanrı ile temas tamamen bireysel bir çaba, kişioğlunun içinde esip duran bazen serin bir bahar meltemi, bazen kırıp döken sert bir fırtına. Din buna makul bir çerçevedir ve hiç şüphesiz çok yanı ile kültürdür. Ama inanmak, cesaretle, cüretle insani kapasiteye dair ciddi bir zorlama işidir.
Bilinç mimarisi olarak oruç
Bir kültür olarak İslam coğrafyasında cari olan yaşam biçimini aşan, temel olarak insanlığa tavsiye edilen, nezaketle önerilen, aslında insan olmaklığın zorunlu şartı olarak vazedilen, gündelik hayatın tümüne, her anına şamil bir mimari olarak iman, şüphesiz zaman ve mekanla kayıtlı kültürel süreçlerin tamamından üstte, insana dair Tanrı’nın muhteşem, ışıl ışıl bir teması, bir ütopyasıdır bir anlamda. Mübarek Ramazan ayındayız. Oruç ayındayız. Allah’ın göklerden yere ağdığı, yerin göğün merhamet ve rahmetle yunduğu bir zaman aralığında.
Gök kapıları açılır
Oruç başlı başına bir bilinç mimarisidir. Önceliklerin sıraya konduğu, süslenip bezendiği bir mimari. İnsan için muazzam bir yüzleşme, hem de yaşamın hay u huyu içinde kısa anlarla insanı dürten rahatsız edici vicdani dokunuşlar değil, bilinçli, tercihli, yoğunlaştırılmış ve zamana yayılmış bir yüzleşme. İnsanın Tanrı’ya haksızlığını itiraf edip yüceldiği bir kutlu armağandır oruç. Dersin ki “Bağışla beni, sokakta aç mülteciyi gördüm, çevirip yüzümü gittim haksızım, yoksula şahit oldum ama basmadım frene, haksızım, ışıl ışıl saçlarını çocuğumun okşadım gönençle ama yetimi anımsamadım, haksızım”. Sayıp dökün siz de bakın ne kadar haksızız Tanrı’ya karşı. Alemde olan biten her şeyde parmağı var insanın, her zulümde, her itilip kakılmada, ağlatılan her çocuğun gözyaşında parmağı var, yakılan ormanda, inleyen mahkûmda, kirletilen suda ve her şeyde. Hac esnasında sinek veya karınca ezmek haramdır, bitki yolmak, hatta yanaktaki tüyü yolmak bile haramdır, insanın pür iyi olması, Tanrı’nın muradı bu. İşte oruç Tanrı ile temas edip bu haksızlık durumunu itiraf etmenin insanı yücelteceği makamlara giden bütün gök kapılarının sonuna kadar açıldığı kutsal zaman aralığıdır.
Oruçla hayat yavaşlar, yavaşlar zamanın ritmi, dikkat dışarıdan sıyrılır, gözler içe odaklanır, süreğen bir muhasebeye döner zaman, sürekli olarak yüz yüze olma fırsatı bahşeder Tanrı. Oruç bir bilinçtir, yetimi okşayan eldir oruç, fukaraya seni eşitleyen bir sihir, insanla göz hizasına geldiğin kibirde sert bir irtifa kaybıdır. Dünyada inleyen, acı çeken her insan tekine dokunma ayrıcalığıdır oruç. Bırak seni tepelesin oruç, bırak ayak altı eylesin biraz.
Oruç kibirle kirlenmiş kalbi birazcık acı, birazcık pişmanlık ve tövbe, birazcık gözyaşı ile incitmek imkanıdır.
Çünkü Tanrı kırık kalplerdedir.
2.05.2020 tarihinde Star Açık Görüşte Yayınlanmıştır.
https://www.star.com.tr/acik-gorus/oruc-sarsici-bir-yuzlesme-haber-1536245/
İnanmak meziyeti
”Türümüzün kendi biyolojik doğası dışında başka amacı yoktur.”
Edward O. Wilson
Uzun zamandır aşınıyor insan olmak. Yukarıya alıntıladığım cümle bu aşınmayı çok iyi özetliyor. Demeye getiriyor ki insanın biyoloji ötesi bir mefkuresi, bir kabiliyeti, bir imkânı yoktur. Oysa insan her şeyden evvel inanmaktır. Bakmayın siz kurmayı, plan program yapmayı 'düşünme' üst başlığı ile insan olmaya koşut sayanlara, hayır, insan inanmaktır. İnanmak işinin dışındaki her duyuş, davranış bir tür sapma, inanmak işinin doğurduğu muazzam imkân evreninin içinden aşırmaktır.
Muazzam sıçrayışlar inanma temellidir
Düşünmek, akıl etmek, sonu güvene, bağlanmaya, adanmaya, giderek inanmaya çıkması gereken bir ilk adımdır olsa olsa. Bütün bilimsel ve analitik süreçlerin bir kesinliğe, bir sabit tutamağa çıkması icap eder. Sonu inanmaya çıkmıyorsa düşünmek sıkıcı ve yorucu bir süreçten ibarettir. Bu anlamda inanmak, modern kuşakların gittikçe profanlaşan, derinlikten ve kesinlikten yoksun bakış açılarında bir tür saflığa, alıklığa tekabül ediyor. Yaşama temel olmak, davranış ve duyuşlarımızı belirlemek bakımından inanmak kadar kesin, net ve sükûnet getiren başka bir haslet var değildir. Nitekim bir inanmak davranışı olarak diğerkâmlık, başkaya güven, güvenilen özne olmak anlamında eminlik, hatta daha yaygın bir gözlem olarak cinsellikten ve çıkardan öteye geçen muhabbet, güven ve bağlanmak giderek seyrekleşen davranışlar olarak öne çıkmakta. Bütün bunlar akademik süreçlerde, siyasette, edebiyatta, sanatta ve hayatın daha birçok alanında belirginleşen bir kuraklaşmaya da yol açmakta. Çünkü yaratıcı olan inandır, atılgan olan, adanan ve ufuk açan, herkesten daha öteye odaklanan kişi inanmış kişidir. İnsanlığın muazzam sıçrayışları inanmak temellidir. Arkasından gelen tüccarlar bu alturist adanmanın nimetlerinden büyük işler kotaracaklardır elbette. Yadırganacak bir durum değildir bu ama temel inanmaktır.
Zor iştir inanmak
Öte yandan zor iştir inanmak. Hesap yapmadan, kurmadan atılmak işi, her şeyi ince ince kurarak, hesaplayarak, tedbirler alarak atılan adıma karşılık gerçekten tehlikeli ve zor iştir.
İnanmak eylemi çünkü insan kapasitesinin üstünde, biyolojinin imkanlarını muazzam zorlayan bir eylem. Yaratıcılığı da buradan geliyor. Mantık dışılığı, akla sığmazlığı, inansız insana garip ve delice gelişi, sınırları zorlayan ufkundan kaynaklanıyor. İnanmak ile ihtiras, inanmak ile çıkar bir arada bulunması muhal durumlar. Çünkü David Hume'un çarpıcı ifadesi ile 'mantık ihtirasların kölesidir.'
İnanmanın belki de en çarpıcı tarafı sahiciliğidir. İnanmak eyleminde oyun olmaz, kurgu olmaz, kişi kendi benliği ile muazzam bir şeffaflık içinde olmak durumundadır. Kendi ile kurduğu ilişkinin niteliğinde saklıdır inanmanın sırrı. Maddeye nüfuz eden, insan benliğini topraktan ufka aşıran, herkesten farklı kılan, üstün kılan, bağımsız ve özgür kılan durumdur inanmak. Böylece başkasının hesabının üstünde, kurgusunun ötesinde bir varoluş imkanıdır.
Bu uzun girişi Ramazan ve Oruç'a dair iki kelam etmek için yazıyorum. Aylardan bir ayı, günlerden bir günü, saatlerden bir saati kutsal kılan sihirli dokunuş inanmak işidir. Ivan Illich su üzerine yazdığı bir yazısında, Müslümanların abdest suyundan bahseder, ona göre Müslümanların abdest alırken kullandıkları su artık bildiğimiz şebeke suyu değildir. Kanalizasyona akıp giden kirli ve sıradan su değildir artık. İnanmak sihri ile su kutsal, aziz bir nitelik kazanmış, moleküler düzeyde bir değişim geçirmiştir ve insanın hem biyolojisi hem de psikolojisi üzerinde çarpıcı etkileri olan bir şeye dönüşmüştür. İşte Ramazan ayını, barındırdığı geceleri, anları, saatleri kutsal kılan şey de bu inanmak işidir.
'Yok mu benden dileyen'
Hepimiz farkındayız evet, modern yaşamın hızı ve gürültüsü içinde kutsalı duyumsamak, kutsala dokunmak gittikçe zorlaşıyor. Sadece tek bir mumun aydınlattığı mütevazi bir 19. yüzyıl evinde yaşayan birine kıyasla, onlarca lambanın aydınlattığı gürültülü evlerimizde kutsalın sihrine şahitlik etmek bakımından epey uzaktayız. Artık bir alt ses olarak sıradanlaşan ve gece gündüz hiç kesilmeyen şehirlerin derin uğultusu içinde, onlarca teknolojik alet ile çevrili kalabalık yaşamımızda gecelerin asudeliğinden, meleklerin göklerden ağdığı ve 'Yok mu benden dileyen' diyen tanrı nidasını taşıdığı dingin seherlerden de yoksunuz. Her şey izafiliği dayatıyor ama insana lazım olan bir tutam kesinlik. İzafilikle malul çağdaş düşünme biçimi, hakikati ve kutsalı yaşamın uzağına, insan aklının sınırlarının dışına ittiği iddiasında. Böylece tarihin çoğu kurgu, sisli labirentlerinden uyduruk tanrılar, egzotik inanışlar taşıyarak inanmayı, hakikate dair bir kulpa sarılmayı çocukça ve arkaik olarak sınıflıyor. Oysa medeniyetin göğünde parlayan bütün yıldızlar hakikate dair bir kesinlik ve inanmak kaynaklıdır.
Sarsıcı bir deneyim olarak oruç
Din toplumsalın içinde büyük oranda kültürdür. Ama birey için din bir inanmak meselesidir. Kendi ile yüzleşme, kendi gerçeği ve sınırları ile hesaplaşma, sahiden kendi olma, sahici bir insan olma meselesidir. Her kişinin kendine has, kendi inanma kabiliyeti, emek ve cesareti oranında derinleşen, neredeyse benzersiz, bir kişiye özel haldir inanmak. Bu bağlamda oruç, toplumsal- kültürel nitelikler taşıyan çok öğe içermekle birlikte, kişiye özel sarsıcı deneyimler barındırmaktadır.
Her şeyden önce oruç hüzünle ilgidir. Ayrılıkla, özlemle, hasretle ilgilidir oruç. Bedene dair yorucu detaylardan bir süre uzaklaşıp, gürültüden ve hızdan biraz arınıp göksel evrene doğru hamle yapmaktır. Eşsiz acılara maruz kalmış şehitlerin metanetinden uzaktayız biliyorum, bir ömrü dört duvar içinde hapis geçirmişin sabrından, anları yıl olan meftunun direncinden, zamanı hasret dolu bir inleme olarak yaşamış dervişin içli yüreğinden uzaktayız biliyorum elbet. Küçük acılar üzerine çokça konuşulabilir, büyük kederler dilsizdir oysa. Oruç, küçücük acılardan yükselen abartılı feryada azıcık ara verip büyük ve dilsiz acıya bir kısa şehadet talebidir. Bir ceviz kabuğu kadar hükmü olmayan gündelik sorunlarımızın ötesine geçip bu yabanda gerçekten ne yapıp ettiğimizin sahici bir muhasebesidir oruç.
Doğan güne şükran
Ertesi güne uyanacak bir sebebe nadiren sahiptir insan. Yaşamı sağlam bir eleştiriden geçirdiğinde birbirinin aynı ve devamı olan yüzlerce gün batımı ve doğumu gerçekten anlamsızdır. Her gün boş ve beyhude bir yaşama uyanmak gerçek bir insan için katlanılabilir değildir. Yüreği manda gönü gibi canlılığını yitirmiş insan için artık bunların bir anlamı yoktur. Çünkü insan olmak, var olmak, varlığı bir yere doğru taşırmak manasızdır. Elinden bir şey gelmeyenler bunu başkaları için yapılan sözde fedakarlıklara dair mızmızlanarak anlamlandırmaya çabalar. Diğerleri, daha zalim ve daha cüretkâr olanlar nobranca toprağın kirine, pasına yapışır ve etrafa gülünç bir kibirle fedakârlık nutukları atar.
Oruç işte bu gülünç kibre karşı soylu bir dikilmedir. Doğan güne ve getirdiklerine içten bir şükrandır oruç. Her bir anını günün anlam ile dolduran, kalbi itminan ile sakinleyen muazzam bir uyanış fırsatı. Tanrının hasret ile açılan ağuşuna aşk ile donanmış bir koşu, anın içinde saklı sonsuzluğa coşkun bir sarılmadır oruç.
OMELAS'TAN ÇEKİP GİTMEK
وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْۙ
Ocak -1991 Diriliş Dergisi’nde Sezai Karakoç’un yayınladığı bildiri:
İSLÂM ÜKELERİNİN BAŞINDA BULUNANLARA
ÇAĞRI
Sezai KARAKOÇ
Size sesleniyorum.
İslam ülkelerinin başında bulunan cumhurbaşkanları, başkanlar, krallar, size sesleniyorum.
Türkiye’nin, Mısır’ın, İran’ın, Suriye’nin, Ürdün’ün, Pakistan’ın, Tunus’un, Cezayir’in, Fas’ın ve diğer İslam ülkelerinin başında bulunanlar size sesleniyorum.
Bulunduğunuz yere nasıl geçmiş olursanız olun ister kaderin sevkiyle veya cilvesiyle, ister babadan dededen size geçen veraset hakkıyla ister alnınızın teriyle, ister hak ve hukukla, ister kuvvet zoruyla halkınızın yönetimini ele geçirmiş bulunun, size sesleniyorum ve diyorum ki, tarihin en kritik göreviyle, en ağır sorumluluğu ve ödeviyle karşı karşıyasınız. Bu görevi çoktan yerine getirmeniz lazımdı şimdiye kadar. Şimdi, hülûl etmiş vâdenin son deminin son demidir.
Bu görev nedir?
Bu görev, derhal bir araya gelip bir SAVUNMA ANLAŞMASI yapmanız ve bunu harfi harfine uygulamanızdır. Yani herhangi bir İslam ülkesine saldırı olursa, ona hep birden karşı koyma hususunda anlaşmak durumuyla karşı karşıyasınız.
Neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç vardır? Batı ülkeleri Körfez’in petrol bölgesini işgale başlamıştır da ondan. O işgal bitince hep birden Irak’a saldıracaklardır. Bunun için de bahane hazırdır. Bu bahaneyi, Irak, Kuveyt’i işgal etmekle bizzat kendisi vermiştir.
Irak’ın işi bittikten sonra, teker teker birer bahane ile sizin ülkeleriniz aynı batılı ülkelerin hava, deniz ve kara kuvvetlerinin saldırısına uğrayacaktır. Tıpkı Moğolların İslam ülkelerini zapt etmeleri gibi. O zaman, ülkenin biri alındığında, komşusu seyirci kalıyordu. Ama hemen ardından sıra kendisine geliyordu. Tıpkı Endülüs’teki parçalanmadan sonra olduğu gibi. Bir beylik, İspanyolların vahşi saldırısına uğradığında öbürleri hareketsiz ve cansız, kurbanlık koyun gibi sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.
Ülkelerinizi aynı duruma düşürmeyiniz, tarihten ibret alınız, ey başkanlar, cumhurbaşkanları, krallar!
Siz böyle bir anlaşma girişiminde bulunduğunuzda, batılı ülkeler engel olmaya kalkışırlarsa, işte o vakit, böyle bir anlaşmanın zarureti çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Eğer onlar petrol bölgesinden sonra ülkelerimize saldıracaklarsa, bu savunma anlaşmasını yapmayıp ihmal etmemiz bize çok pahalıya mal olacaktır. Batılıların ülkelerimize saldırma niyetleri yoksa ve iddia ettikleri gibi Irak bize saldıracaksa, böyle bir savunma anlaşmasından işkillenmemeleri gerekir. Bu savunma anlaşmasında, kim saldırırsa onunla savaşılacağı zikredileceğine göre, bundan gocunacak olanın niyeti kötü demektir. Kötü niyetli değillerse, böyle, bir savunmaya yönelik anlaşmayı desteklememeleri için bir sebep olmamalıdır.
Ey krallar, hükümdarlar, başkanlar, cumhurbaşkanları! Saniyelerin kıymetli anlarını yaşıyoruz. Vakit kaybetmeyiniz, bir araya geliniz, İslam ülkelerinin sigortası gibi, kutlu savunma anlaşmasını derhal imzalayınız.
Bunu yapmadığınız takdirde, talihsiz halkların çocukları, kıyamete kadar, tarihle birlikte bu ihmalinizi elbet hayırla yad etmeyeceklerdir.
Otuz senedir yazıyorum. Tüm eserlerimde Batı’nın bir gün gelip petrol bölgesini işgal edeceğini, sonra teker teker öbür ülkeleri istilaya girişeceğini açık ve seçik bir şekilde yüzlerce kez yazdım. Bugün ne yazık ki, bu öngörüm tahakkuk etmeye başladı. Keşke yanılsaydım. Keşke yalancı çıksaydım!
Kuveyt’in işgalinin ardından yaptığım yorum bugün, yani dört ay sonra, gazete manşetlerine geçti. Şimdi de yakın gelecek için sizi uyarıyorum; harekete geçin, protokolü bir kenara itin -Protokol, bir şekil, bir usul meselesidir ve esas içindir-. Protokol, esasa engel olmamalıdır. Engel olursa zararlı olmuş demektir, onu çiğnemek gerekir. Evet, protokollerin, diplomatik geleneklerin mahkûmu olmayınız, hâkimi olunuz. Çünkü, bütün bunlar, halkların güveni içindir, yoksa o güveni sarsma pahasına muhafazası gerekli kurallar değildirler. Diplomatik kurallar, evrensel insan hakları ilkeleri değildir. Özgür yaşamak isteyen halkların başları olarak sizler, tüm kuralları bu açıdan görmeye ve değerlendirmeye mecbursunuz.
Kuveyt’ten çekilirse Irak’ı da savunma birliğine alınız. Çünkü: batılılar ne yapıp yapıp sizlerle Irak’ı çarpıştırmak istiyor.
Hiçbir çağrı, hiçbir yazı, hiçbir mektup benim size yönettiğim bu çağrıdan daha açık yazılamaz.
Ben hatırlatma görevimi yerine getiriyorum. Eğer mümkün olsa ve bir etkisi bulunsa, her birinizi ziyaret edip bu anlaşma için sizi ikna etmek isterdim.
Fakat, heyhat ki, o güç ve imkânda değilim. Ancak, buradan seslenebilirim. Ve işte sesleniyorum.
Vakit kaybetmeden, İslam Birliği Sekretaryasını, gerçek, etkin, askeri, ekonomik ve kültürel bir Birliğe çeviriniz. En azından bir Savunma Paktı haline getiriniz.
Bunu yapmanız için kendi kendinizi aşmanız gerekiyorsa, aşınız, bir kerecik olsun aşınız; Allah için, din için, yurt ve milletimiz için kendinizi aşınız. Çünkü: biliniz ki, kim ne derse desin, Batılılarca ne kadar bölünmüş olursa olsun, yurt ve milletimiz, aslında birdir. Bu millet, yekpare bir millettir, bu yurt yekpare bir yurttur. Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacaktır. Bugünkü durum geçicidir, arızî bir fetret döneminden başka bir şey değildir.
Her şeyi unutmuş olamazsınız. Rüyalarınızı kurcalayınız, belki benim çığlığımın bir zerresini olsun orada bulacaksınız.
Çocukluğunuzu hatırlayınız. Dedenizin, babanızın, annenizin, bu ülke gerçek düşünür ve şairlerinin, er ve erenlerinin size vasiyetlerini hatırlamıyor musunuz?
Bulunduğunuz mevkilerde ebedi kalacağınızı mı sanıyorsunuz?
Dost acı söyler. Biliniz ki, tarihin bu en korkunç anında gerekeni yerine getirmezseniz, fırtınaların en şiddetlisiyle bulunduğunuz zirvelerden yokluğun uçurumuna savrulup gideceksiniz.
Kulağınızı, bastığınız toprağa yapıştırınız. Yerin altındaki ölüler, sizden bu masum milleti ve yurdu korumanız için milyonlarca ağızdan sesleniyorlar.
Dağlardan, tepelerden, gönüllerden yükselen sesi işitiniz. Gece ve gündüz demeyiniz, gece yarısı da olsa toplanıp anlaşınız.
Camilerden, kubbelerden, yazma eserlerin sayfalarından, tüm yurt ve tarih çizgilerinden yükselen sesi işitmek için bir kerecik olsun kendinizi aşınız.
Gençliğinizde gelip sizi yoklayan idealleri düşününüz. Etrafınızda uçuşan, nice genci yakıp kavuran idealleri hatırlayınız.
Birinci Dünya Savaşında, dinleri, milletleri, yurtları, dinimiz, milletimiz, yurdumuz (ki bunlar birbirine perçinlenmiş kutlu değerlerimizdir, birbirlerinden ayrılmazlar) uğruna canlarını veren, kanlarını kara toprağın içtiği, çöllerde ve gurbetlerde kalmış şehitleri hatırlayınız. Dökülen kanları ve gözyaşlarını hatırlayınız. Annelerin döktüğü gözyaşlarını hatırlayınız.
Birliğin bozulmasının üzerinden yüzyıla yakın bir zaman geçti. Ülkelerimizin kârı ne oldu? Bir parça geriye dönüp baksanız, bir savunma birliği kurmayı, bir hayat memat meselesi olarak görürsünüz.
Gözünüze Batılıların çektiği perdeyi yırtıp atmak için bir kerecik olsun kendinizi aşınız ey başkanlar, cumhurbaşkanları, krallar!
Şeyhlerin, emirlerin artık gözüken akıbetinden ibret alınız. Çağ, sizi hesaba çekmeden siz çağın hesabını yapınız.
Size, bir milyar Müslüman’ın gönlüne tercüman olduğuma yürekten inanarak sesleniyorum. Vaktin kalmadığını, mukadder anın yaklaştığını haber veriyorum.
Kimileri sizin şimdiye kadarki tutumunuzla bu çağrıya layık olmadığınızı söyleyeceklerdir. Öyle de olsa, şimdi iktidarda olduğunuzdan sizi uyarmak bir görevdir. Siz bu görevi yapmazsanız, elbet, büyük devrim olacak ve görev yapacaklar gelecektir.
Sizi uyarıyorum, şahıslarınızla ve şahıslarınız dışında tüm İslam dünyasını, büyük İslam milletini uyarıyorum.
Büyük uyanış ve diriliş sûrunu üflüyorum.
Bu kulakları patlatacak sesi işitmeyeceklere ne yazık!
Son anda da olsa uyanıp dirilecek olanlara muştular olsun.
Mustafa Karahasanoğlu ile 2000 yılında tanıştım.
Anadolu’dan, Kemaliye’den İstanbul’a 50’li yıllarda göçmüş bir ailenin çocuğu idi. Türkiye’nin zor yıllarını yaşamış, İstanbul’un iyi semtlerinde okumuş, tabir caizse sosyetesini de tanımış, bu yaşanmışlığın özgüveni ile inançlarına daha samimi, daha sıkı sarılmış bir mühendisti.
28 şubattın memleketin üzerinden bir silindir gibi geçtiği yıllardı. Mustafa Karahasanoğlu’nun kurduğu, o zamanki adı ile Vakit gazetesi, 28 Şubat cuntasının karşısındaki en gür sesti. Her manşeti ile ezilen, okullarından atılan kızların, göz altına alınan Müslümanların adeta çığlığı olan gazete defalarca takibata uğradı, basıldı, tarandı, kapatıldı ama tavır ve tarzından hiç taviz vermedi. Her kapandığında yeni bir isimle, yeni bir kadro ile yoluna devam etti.
Samimi ve kararlı bir Müslümandı. Kendisini tanıdığımda 50’li yaşların başlarında idi. Sakalları ve saçları ağarmıştı, üzerinde biraz ayrıksı duran, sanki işin icabı giyilmiş bir takım elbise vardı. Randevu alarak gitmiştim. Gazetenin ana giriş kapısındaki güvenlikçi kime geldiğimi sordu, bulunduğu kata kendim çıktım, odasından içeri girdiğimde, daha o hafta içinde ziyaret ettiğim merkez medyanın önemli üç gazetesinin satış müdürlerinin odasından daha şatafatlı bir oda bekliyordum, ne de olsa bir gazete patronunun makam odasına giriyordum. Ama öyle değildi, orta halli bir müdür odası kadardı, biraz genişçe ama döşeme ve teşrifat oldukça sıradandı. Masasından kalktı, yüzünde insanın içine işleyen bir gülümseme vardı. Yer gösterdi ve geçip karşıma oturdu.
Kendisi ile ilk kez görüşüyordum ama habercilik geçmişimden şifahen biliyordum Mustafa abiyi. Yeni Şafak’ın kuruluş yıllarındaki muhabirlikten sonra fiili muhabirliği bırakmıştım, küçük çaplı bir ticaret işi yapıyordum. Vakit gazetesinde de birçok arkadaşım muhabirlik yapıyordu o yıllar. Kuran kurslarının kapatıldığı, merdiven altında elifba öğreten hocaların takibata uğradığı bir süreçti. Kendisine elektronik bir promosyon ürününden bahsettim. Büyük bir dikkatle dinledi. Bana nasıl bir şey olacağını detaylıca anlatmamı istedi. Bir kalem kâğıt alarak kabaca çizdim. O yılarda Vakit’in tirajını ciddi oranda yükselten Sesli Elifba idi üzerinde konuştuğumuz. Bana bir fiyat çıkarmamı ve bir numune getirmemi söyledi. Bunun sadece bir fikir olduğunu, henüz böyle bir ürün üretmediğimi, maliyetini de çok kabaca hesaplayabildiğimi ancak imkân verilirse hızla üretebileceğimi söyledim. Uzunca bakıştık, insanın içine işleyen tebessümü hiç bitmedi, sonra masasına geçti. Kasasından bir miktar para alarak yanıma geldi. 10.000 Amerikan doları idi. ‘Bunu al, git bana bir numune yap getir’ dedi. Şok oldum. Alamayacağımı söyledim ama doğrusu başka da bir imkânım yoktu. ‘Sana güveniyorum’ dedi. Sonra da mesele kapandı. Sesli Elifba’yı yaptık, tam sözleştiğimiz gibi zamanında teslim ettik, ikimiz de oldukça memnun bir şekilde ayrıldık. O yıllardan sonra ara sıra telefonla, birkaç kez ziyaret ederek görüştük.
Siyasi olarak ve habercilik olarak Akit gazetesinin son yıllardaki tavrını ve tarzını beğenmeyebilirsiniz, ama ben bu anıyı gençlerimizin dikkatini bir mevzuya çekmek için anlatıyorum; Mustafa Karahasanoğlu bir gazeteci olmaktan evvel bir Müslümandı, değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir Anadolu çocuğu idi, içinde büyüdüğü İstanbul sosyetesine karşı hiçbir kompleks duymadı, inanç ve ideallerini yaşarken ve savunurken hiç eziklik hissetmedi, tersine oldukça göz hizasında durarak cesurca bir kavga verdi. Ama daha önemlisi, bugün medyada boy gösteren birçok gazetecinin hayatına değmiş bir meslek büyüğümüz olarak, gençlere duyduğu güveni, gösterdiği dayanışmayı ve desteği ifade etmesi bakımından bu anının değerli olduğunu düşünüyorum. Her mevzuda çıkarı merkeze alarak kılı kırk yaran hesaplar yapan veya tersine flu idealler çizerek bu sisin içinde garip gurebadan sonsuz fedakarlıklar isteyenlerden değildi Mustafa abi. Ticaretin gerçek, katı dünyası ile idealin flu-sisli dünyası arasında gerçekçi bir denge kurabilmiş hasbi bir Anadolulu Müslümandı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet makamı âli olsun.
Mustafa Ekici
14 Ağustos 2022
Beyaz Bir Hüzne Dair
"Uzun uzun kulak kabarttılar, evet bir sesler geliyordu, ama bekledikleri taraftan değil, tam aksi istikametten geliyordu. Bir süre sonra sesler yine kesildi, tekrar duyduklarında bu sefer başka bir yönden geldi, tipi ve rüzgarın uğultusu ile karışık ses zaman zaman net şekilde duyuluyordu."
Yazın hemen sonundan itibaren başladı telaş. Evlad-û ıyâldan da önce ahıra koyduğu 43 baş davarı, 300 koyunu, iki atı, tavukları, köpekleri, kedileri ile devasa bir yekûn tutan hayvanın 5 ay boyunca yiyeceği samanı, otu, arpayı düşünüyordu. Erkeği, kadını çocuğu ile 32 baş insanı, her akşam kapıya dayanacak bir o kadar misafiri, hastayı, yaşlıyı, çocuğu düşünüyordu. Bu kocaman eve kara kışın getireceği soğukta yetecek odunu, çalıyı. Unu, şekeri, yağı, peyniri...
Bahar ve yaz neredeyse tamamen kışa yapılacak hazırlıklarla geçti. Dağ dağ saman, ot balyaları, yoncalar ve diğer yemlikler, haftalarca samanlığa taşındı, daha sığsın diye tavana en yakın yerlere, büyüklerin artık giremediği darlıktaki noktalara çocuklar itelendi, saman tepelendi, bastırıldı, en ufuk boşluk kalmamacasına sıkıştırıldı, yine de içinde bir ukde kaldı. Mart'a yetişecek mi acaba?
İlk karlar düştüğünde artık yapılacak tek şey evdeki her malzeme için, özellikle de hayvan alafı için sıkı bir disiplin ve denetim uygulamaktı.
‘Meho’ diye bağırdı aşağıda koyunun tahtadan yemliklerine serdiği samanın üzerine bir parmaktan da az, yeşilliği belli belirsiz yoncayı sermekte olan Mehmed'e, Salih'e ve Asiye'ye. ‘Bu gidişle evimi yıkacaksınız, nereden bu bolluk evlad, daha 5 ay var.’
Sesinde öfkeden çok endişe vardı, yeni süpürülmüş, yer yer donuk toprakları görülen damın üzerinden gergin bir yüz ifadesi ile aşağıdaki telaşı izliyor, bir yandan da tabakasından bir sigara sarmaya çalışıyordu. Odun işi tamam değildi henüz, iki oğlu ve yeğenleri günlerdir zaten pek bir şeye benzemeyen meşe ocaklarından, çalı, çırpı, çilo, kök ne bulsalar katır ve eşeklerle taşıyorlardı, ama henüz odunluğun yarısı bile dolmamıştı ki geçen yılın nispeten hafif kışında tepeleme doldurdukları odunluk daha şubatın 15’inde tükenmişti. Çoluk çocuk neyse de kapıya gelen tanrı misafirine, ziyarete gelecek eşe dosta mahcubiyet daha şimdiden aklını alıyordu. Seferan'a geçen yaz gelin giden kızı geldi aklına.
Yaz sonunda iki günlüğüne uğramış sonra da hastalanan kayınpederi Şevket’in haber salması ile erkenden geri dönmüşlerdi. Damat iyiydi, temiz çocuktu, lakin bu baba evinden erken çağrılma hadisesi huzurunu kaçırmıştı. Hayırlısı ile bu odun yakacak işleri de biterse, kış çok bastırmadan bir on gün gelsinler diye haber edecekti.
Damın üstünden bir sağa bir sola gidip geliyor, sigarasını tüttürerek aşağıda davarı yemleyen çocuklara bağırıyor, çocukların sinirden sallanan başlarına, devrilen gözlerine aldırmaksızın talimatlar yağdırıyordu. Günler çabuk geçti, Aralık ayının son günlerinde kar bir metreyi aşmış, davarı dışarı yemlemeye çıkarmak, suvarmak artık iyiden iyiye yorucu hale gelmişti.
Ev sabah erkenden kalkıyor, hızla geçiştirilen kahvaltıdan sonra ahırlara koşuluyor, davarlar tek tek yemleniyor, atlar açık havaya çıkarılıyor, koyunlar yemliğe çekiliyor, sulanıyor, günde iki defa tekrar edilen rutin ve telaşlı işler ev halkını canından bezdiriyordu.
Sabah yemlemesinden sonra davar tekrar ahırlara alındı. Biraz soluklanmak için çocuklar, gençler, kadınlar yukarı odaya toplaştılar. Harıl harıl yanan ocağın başına üşüştüler, donmuş ellerini ısıtmaya, bir yandan da çıkarılan peynir ekmek ile yarım kalan kahvaltıya oturdular. Herkesin yüzünde işi şimdilik tamamlamış olmanın huzuru vardı.
Birazdan upuzun boyu ve ürkütücü ciddiyeti ile başını biraz eğerek basık kapıdan içeri girdi. Bütün ev ahalisi ayağa kalktı, 'oturun' diye işaret etti, yaşlı annesinin yanına çömeldi, her zaman yaptığı gibi ellerini öptü -günde on kez de girip çıksa bu seremoniyi asla ihmal etmezdi, yanında uslu bir çocuğa dönen bu ürkünç adamın başını bir kedinin başını okşar gibi okşadı yaşlı kadın.-
Bir iki lokma bir şeyler yedi, sonra dikkatlice oğlu Mehmed'i süzdü. Herkes bu bakışın ardından yeni bir talimatın geleceğini biliyordu.
‘Meho, yarın atlardan birini al, Seferan'a git, ablanı al gel, bir süre kalsın burada!’
Herkesin içi ısındı adeta, herkes bu haberi bekliyordu. Mehmed'in yüzüne geniş bir tebessüm yayıldı, ama hızla ciddi haline geri döndü.
Çıkarken de arkadan tembihledi;
‘Yeni eyeri al, kırmızı olanı!
Evde tatlı bir telaş başladı, hızla hazırlıklar yapıldı, torbalar, turikler dolduruldu, un helvası kavruldu, armağanlar hazırlandı ve Mehmed ertesi gün erkenden yola çıktı. Sıkıca giyinmiş, tüfeğini sırtına asmıştı, bir metreyi aşmış karları yara yara, atını arkasından çekerek uzaklaştı.
Damın üzerinden uzun uzun, ta gözden yitinceye kadar baktı oğlunun ardından. Hava açık ve soğuktu, karlar tozuk, rüzgar sertti. Yarım günden biraz fazla bir mesafedeydi Seferan; içinden dua etti, sağ salim gidip gelsin diye yakardı. Kızının bir içim su olan gözlerini hatırladı, içi titredi, gözleri doldu sebepsiz, mutluluk mu hasret mi ayıramadı. Sigarasından derin bir nefes alıp ahıra yöneldi.
Ertesi gün sabah telaşı bitti. Sert bir tipi çıkmış, insanın kanını donduran, içini ısıran bir soğuk gelmişti tipi ile beraber. Bir süre damada durup köye gelen yolun son noktasına dikti gözlerini, ama nafile, tipiden bırak tepeyi görmeyi, köyün hemen çıkışında ki Ömergiller'in ahırı bile seçilemiyordu. Bir iki saat daha geçti, yüzünü gözünü sararak tekrar dama çıktı, ama göz gözü görmüyordu.
Bir süre gezindi durdu damda, evdeki herkesi derin bir endişe sarmıştı, kirpikleri, kaşları, bıyıkları buz ve kırağı ile görünmez oluncaya, elleri, ayakları morarıncaya kadar bekledi, ama nafile, ne gelen vardı ne giden. Davarı dışarı çıkarmak mümkün olmadı, akşam yemlemesini ahırda yaptılar, günde iki kez açık havaya çıkmaya alışkın hayvan huzursuzdu, evdeki her kes huzursuzdu.
Akşam ezanını okuyan Mella Vahdettin’in tipiye karışan sesi kesik kesik, bazen artarak bazen de çok uzaklardan, belli belirsiz bir şekilde geliyordu. Karanlık çöktü, ama gece beyazdı, tipi ve soğuk adeta havayı dondurmuş, hava katı parçacıklar şeklinde insanın etine batar olmuştu.
Yaşlı Kadın mırıl mırıl dualar okuyordu, Anne elinde Mushaf, gözleri dolu Kur'an okuyordu, ama ne Mushaf'ta ne de okuduklarındaydı aklı, çocuklar evin içinde dolaşmakta olan meşum duyguyu sezmiş, aşağıdan, ahırdan gelen tedirgin edici hayvan sesleri ile büyüklerin yerinde duramayan hallerinden iyice ürkerek her biri bir köşeye sinmişlerdi.
Birazdan, dışarda kalmış köpeği içeri almaya inmiş olan Asiye telaşla girdi içeri, ‘Sesler geliyor tepeden yana!’ diye bağırdı. Hemen herkes aşağıya seğirtti.
Küçük kardeşi ile iki yeğeni iyice sarınıp çıktılar, birbirlerine tutunup, düşe kalka biraz ilerlediler, köyün hemen yakınında mezarlığın bulunduğu biraz yüksekçe araziye vardılar bin bir zahmetle.
Uzun uzun kulak kabarttılar, evet bir sesler geliyordu, ama bekledikleri taraftan değil, tam aksi istikametten geliyordu. Bir süre sonra sesler yine kesildi, tekrar duyduklarında bu sefer başka bir yönden geldi, tipi ve rüzgarın uğultusu ile karışık ses zaman zaman net şekilde duyuluyordu.
‘Baba!’ diye çağırıyordu bir ses, durup durup ‘Babaaa!’ diye bir canhıraş feryat duyuluyordu; lakin sesin geldiği
yönü kestirmek nâ mümkün. Naçar ayrıldılar, her biri farklı yönlere gittiler, saatlerce seslendiler
birbirlerine, ‘Baba’ feryadı ‘Meho’ feryadına, ‘Kızımmm’ feryadı ‘Abe’ feryadına karıştı durdu, bir süre sonra bazı
sesler kesildi.
Saat gece yarısını gösterdiğinde yarı ölü şekilde kardeşi geldi eve; yeğenini yarı donmuş, ama nefes alır halde mezarlıkta buldular, taşıdılar eve.
Gerisi bir feryat olarak karıştı boşluğa, cesetlerini ertesi sabah köyün hemen dibinde, bahçelerin içinde buldular, Sakine, Mehmed'e sarılmış şekilde kaskatı kesilmişlerdi.
Mustafa Ekici
